İnsan, Allah’a inanıyor, ahirete inanıyor, Peygamber’e inanıyor; fakat amel etmeye gelince geri çekiliyor. Hatta bazen ibadeti ve dini yaşamayı, özgürlüğünün kısıtlanması gibi görüyor.
Peki neden?
“Allah’a inanıyoruz ama yaşam tarzımızı değiştirmek istemiyoruz. İslam’ın emirleri bize zor geliyor, kısıtlanmak istemiyoruz.” Onları özgürlüğümüze engel görüyoruz.
Birileri bilerek veya bilmeyerek ‘’doktora şiddet’’ başlığıyla (yine) ortalığı karıştırma peşinde...
Devletimiz güçlü, çok şükür, ve her türlü imkân ve teknolojiye sahip. Ama koordinasyonu, iş disiplini ve planlaması eksik. İnsan merkezli bir yaklaşım yoktur.
Gaflet, hayatı otopilot modunda yaşamak, ruhsal bir uyur gezerlik hâlidir. Tefekkür kainatı rastgele nesneler bütünü olmaktan çıkarıp anlamlı bir ilahi mektup yapar.
Kaderin konuştuğu yerde ihtiyar susar ama kader de insanın ihtiyarıyla yaptıklarına göre konuşur...
Bir insan hatasını görüp kabul ederse pişman olma ve ondan kurtulma şansını yakalar. Ancak hatasını görmezse ne pişman olma ne de hatasından vazgeçme şansını yakalayamayacaktır…
İşte insan kendisine emanet verilen gözle, kulakla, akılla vs. tüm azalarıyla kendini cehenneme götürürse; orada keşke gözüm olmayaydı, kulağım olmayaydı, dilim olmayaydı ve hatta hiç canlı olmayaydım “toprak olaydım” der ama iş işten geçmiştir.
İman, yalnızca kalpte bir inanç değil; aynı zamanda zihinde sürekli işleyen bir manevî denetim sistemidir.
Bu bilinç, insanı çoğu zaman kötülükten alıkoyar. Böylece sadece bireysel ahlâk değil; aile düzeni, toplumsal güven ve barış da korunmuş olur.
Zina, insan aklının, ahlâk kurallarının, hukuk sistemlerinin ve bütün semavî dinlerin öteden beri yanlış ve zararlı gördüğü bir davranıştır...
Müslümanın Müslümana karşı sorumlulukları, birbirlerine olan saygı ve sevgileri, birbirleriyle münasebetlerinin nasıl olması gerektiği açık ve net bir şekilde ifade edilmiştir ve bu ifadeler şeklen olmasa da mana itibarıyla tavsiye değil emir niteliğindedir. Emir varsa uyulmaması durumunda hesabı sorulacak demektir.
Yanlış bir davranış başkasından geldiğinde hemen "Bu yanlış!" diyerek sesimizi yükseltiyoruz. Ama o yanlışı bizim cenahımızdan biri yaparsa işler birden değişiyor. "Acaba o kadar da kötü mü? Belki de haklıdır." demeye başlıyoruz.
Gurbet, hepimiz için farklı anlamlar taşır. Kimi zaman memleketten, sevdiklerimizden uzak kalmanın verdiği hasret, kimi zaman ise kalabalıkların içinde hissedilen yalnızlık... Aslında gurbet, sadece mekânsal bir uzaklık değil, gönüllerde yaşanan bir garipliktir...
Piyasa Dinamikleri, Tüketici Hakları ve Rekabetin Güçlendirilmesi...
Hepsi birer büyük manevi hastalık. Bazen şaka olsun diye, bazen farkında olmadan ve bazen de kişiye zarar vermek düşüncesiyle işliyoruz bu günahları...
Aile içerisinde (mesela anne baba arasında) bir anlaşmazlık olduğu zaman, anlaşmazlığa düşen kişiler bunu kendi aralarında tutmalıdır ve kesinlikle çocuklar bu olaya menfi manada karıştırılmamalıdır. “Benim tarafımda olsunlar” hatasına kesinlikle düşülmemelidir.
Bence gurbeti “dokunamamak, hissedememek” diye tarif etmeliler… Uzaktaki bir sevdiğinizin sesini duyabilirsiniz, hatta kameradan canlı olarak sohbet de edebilirsiniz, ama eğer ona dokunamıyorsanız, başınıza bir şey gelse arkamdadır diye hissedemiyorsanız gurbettesiniz.
Dinî, ideolojik, kültürel ya da sportif amaçlarla bir araya gelen topluluklar (cemaatler) eğer nihai noktada kendilerine ülkeye hizmet etmeyi hedef seçmişlerse ve üyelerine vatan, millet ve devlet sevgisini ve bağlılığını aşılıyorlarsa, o zaman devletin gücüne güç katarlar ve topluma faydalı olurlar.
Ümmet bilinci ve İslam kardeşliği şuuru erozyona uğramış. Aslında bu durum genel olarak Müslümanların ciddi bir problemi…
İşte insan kendisine emanet verilen gözle, kulakla, akılla vs. tüm azalarıyla kendini cehenneme götürürse; orada keşke gözüm olmayaydı, kulağım olmayaydı, dilim olmayaydı ve hatta hiç canlı olmayaydım “toprak olaydım” der ama iş işten geçmiştir.
İman, yalnızca kalpte bir inanç değil; aynı zamanda zihinde sürekli işleyen bir manevî denetim sistemidir.
Bu bilinç, insanı çoğu zaman kötülükten alıkoyar. Böylece sadece bireysel ahlâk değil; aile düzeni, toplumsal güven ve barış da korunmuş olur.
Zina, insan aklının, ahlâk kurallarının, hukuk sistemlerinin ve bütün semavî dinlerin öteden beri yanlış ve zararlı gördüğü bir davranıştır...
Müslümanın Müslümana karşı sorumlulukları, birbirlerine olan saygı ve sevgileri, birbirleriyle münasebetlerinin nasıl olması gerektiği açık ve net bir şekilde ifade edilmiştir ve bu ifadeler şeklen olmasa da mana itibarıyla tavsiye değil emir niteliğindedir. Emir varsa uyulmaması durumunda hesabı sorulacak demektir.
Yanlış bir davranış başkasından geldiğinde hemen "Bu yanlış!" diyerek sesimizi yükseltiyoruz. Ama o yanlışı bizim cenahımızdan biri yaparsa işler birden değişiyor. "Acaba o kadar da kötü mü? Belki de haklıdır." demeye başlıyoruz.
Neden inandığımız gibi yaşayamıyoruz?
Bugünün müslümanının en büyük çelişkilerinden biri bu galiba:
İnanıyor… ama yaşayamıyor.
Allah’a inanıyor, ahirete inanıyor, Peygamber’e inanıyor; fakat amel etmeye gelince geri çekiliyor. Hatta bazen ibadeti ve dini yaşamayı, özgürlüğünün kısıtlanması gibi görüyor.
Peki neden?
Bunun birçok sebebi olabilir, gelin insanın fıtratı açısından birkaçına birlikte bakalım:
· İnsan Değer Verdiği Şeyin Peşinden Gider
Şöyle düşünelim…
Birisi size sıradan bir taş verse, bu da ne şimdi der, bir kenara atarsınız. Fakat birkaç dakika sonra o taşın çok kıymetli bir elmas olduğu söylenirse ne olur?
Bir anda her şey değişir.
Az önce değersiz görünen o taş, şimdi en kıymetli hazineniz olabilir. Onu korumaya çalışırsınız. Kaybetmekten korkarsınız. Çünkü artık onun değerini biliyorsunuz.
Demek ki mesele sahip olmak değil; tanımak…
İnsan tanıdığı ölçüde değer verir, değer verdiği ölçüde de ona yönelir.
İşte iman ve amel ilişkisi de tam burada düğümleniyor.
Biz Allah’a inanıyoruz ama O’nu ne kadar tanıyoruz?
Çünkü, Allah’ı tanımayan birisi için O'nun emirleri, "haşmetli bir Sultanın şefkatli daveti" değil, "hürriyeti kısıtlayan ağır yükler" gibi görünür. Namaz bir huzur çağrısı değil de vakit kaybı gibi hissedilir. Tesettür bir vakar değil, özgürlüğe müdahale gibi algılanır.
Demek ki mesele emirlerin ağırlığı değil, emri veren Zât’ın yeterince tanınmaması…
· İnsan Peygamberi Tanımazsa, Sünneti Hafife Alır, Yolunu kaybeder
Aynı durum Hz. Muhammed (sav) için de geçerli…
Onun manevi haşmetini ve insanlığa getirdiği nuru tam anlayamayan kişi, sünneti sıradan alışkanlıklar gibi görmeye başlıyor.
Halbuki sünnet, insanı karanlıktan kurtaran bir pusula gibi…
İnsan o pusulayı küçümsediğinde yönünü de kaybediyor.
Bugün modern insanın en büyük problemlerinden biri tam da bu: Çok bilgi var ama yön yok. Çok seçenek var ama istikamet yok.
Çünkü kalp, hakiki rehberini kaybetmiş durumda.
· İnsan Yaratılış Amacını Unutursa…
Meselenin bir diğer tarafı da yaratılış gayesi bilinci..
İnsan bu dünyaya neden gönderildi?
Eğer insan kendisini sadece tüketmek, eğlenmek, kariyer yapmak ve keyif almak için gönderilmiş zannederse, din elbette ona “fazlalık” gibi görünmeye başlar.
Bugünün dünyası sürekli şunu telkin ediyor:
“Hayatı yaşa.”
“Canın ne istiyorsa yap.”
“Önemli olan senin tatmin olman.”
Fakat insan sadece dünya için yaratılmadı.
İnsan, Rabbini tanımak ve O’na iman ve ibadet etmek için gönderildi.
İnsan “Ben kimim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?” sorularına cevap bulamadığında, hayatın anlamını da kaybediyor.
· İnsanın Hisleri Aklın Önüne Geçerse..
İşin bir de his ve heves tarafı var…
Özellikle gençlik döneminde insan çoğu zaman aklıyla değil hissiyatıyla hareket ediyor. His ve heves ise kördür akıbeti görmez. Birisi size silah doğrultsa korkarsınız ve ondan kurtulmaya çalışırsınız, ama iki gözü görmeyen birisine silah doğrultulsa o korkar mı? Görmediği için korkmaz, çünkü tehlikenin farkında değil.
Hisler hakim olunca körlük geliyor.
Çünkü his ve heves, sonucu pek düşünmez. Hazır lezzeti ister.
Bugün küçük bir keyif uğruna yarınki büyük huzur feda edilebiliyor.
İnsan bazen birkaç dakikalık bir günah için yıllarca sürecek pişmanlıkları göze alabiliyor.
Çünkü nefis yakın olanı görüyor, uzak olanı değil…
· İnsan Ölümü Kendine Yakıştırmıyor
Hayatın en büyük yanılgılarından biri de bu: Ölümü başkasına yakıştırmak…
İnsan ölümü kendine uzak görüyor.
Sanki hep yaşayacakmış gibi hissediyor.
İbadeti erteliyor…
Tevbeyi erteliyor…
Kendini düzeltmeyi erteliyor…
Çünkü içinde gizli bir “daha çok vaktim var” duygusu var.
· Modern Dünya Nefsi Sürekli Besliyor
Üstelik yaşadığımız çağ, nefsi sürekli tahrik eden bir çağ…
Modern hayat insana sürekli daha fazla tüketmeyi, daha fazla haz peşinde koşmayı öğretiyor.
Arzuları kışkırtıyor.
İnsanın ruhunu değil, nefsini büyütüyor.
Bu yüzden insanın manevi tarafı zayıflarken, dünyevî tarafı sürekli güçleniyor.
Ve insan fark etmeden iç huzurunu kaybetmeye başlıyor.
Çözüm Ne?
Çözüm sadece “ibadet et” demek değil.
Çünkü insan sevmediği ve tanımadığı bir şeyi uzun süre taşıyamaz.
Asıl mesele imanı derinleştirmek…
Yani taklidî bir imandan, tahkikî bir imana geçebilmek…
Allah’ı daha yakından tanımak…
Kur’an’ı anlamaya çalışmak…
Peygamber’i sevmek…
Kalbi beslemek…
Çünkü iman kuvvetlendikçe amel kolaylaşır.
İnsan Rabbini tanıdıkça ibadeti bir yük değil, bir nimet olarak görmeye başlar.
Namaz mecburiyet olmaktan çıkar, huzura dönüşür.
Kulluk daralma değil, insanın gerçek özgürlüğü hâline gelir.
Özetle; İnsan aslında inandığı gibi yaşamak ister… Fakat nefsi, hevesi ve dünyanın gürültüsü buna engel olur. Kalp hakikati gerçekten tanıdığında ise amel, zoraki bir görev olmaktan çıkar; insanın ruhununun gıdasına dönüşür.
“Allah’a inanıyoruz ama yaşam tarzımızı değiştirmek istemiyoruz. İslam’ın emirleri bize zor geliyor, kısıtlanmak istemiyoruz”
Gelin bu cümledeki mantık ve gerçekler çelişkisini beraber görelim ve asıl özgürlüğün ne demek olduğunu ve nasıl gerçekleştiğini tefekkür edelim.
Bu zamanın en yaygın cümlelerinden biri bu. İnsan kendi hayatını istediği gibi yaşamak ister, kim karışabilir? Dışarıdan bakıldığında bu bir “özgürlük” çığlığı gibi tınlasa da, aslında insanın kendi saadetini kendi eliyle baltaladığı bir yanılgının ifadesidir. Peki özgürlük insanın her istediğini yapması mıdır yoksa yapmaması mı?
İnsanın önüne konulan bazı yasaklar, çoğu zaman bir engel gibi görülür. Oysa her yasak, aynı zamanda bir korumadır. Tıpkı “zehirli bal” gibi. Bu zehirli, yeme dersiniz ama nefis yemek ister. Çünkü dışarıdan bakıldığında tatlı, cazip ve parıltılıdır. Nefis, peşin ve hazır olan o küçük lezzetin peşindedir ve uzun vadeli düşünmez. Uzakta görünen bir ceza da onu caydırmaz. Ama o balın içine saklannış kıskançlık, karşılık görmeme, pişmanlık, değersizlik hissi gibi zehirler gösterilse işte o zaman ondan uzak durabilir. Yani lüzumsuz, geçici ve günahları zevklerin akıbeti elemler ve tessüfler olduğunu farkettiğinde onların cazibesine karşı kendisini koruyabilir.
Demek ki mesele sadece “haram” denilen şeyin ilerideki cezası değildir. Asıl mesele, o lezzetin içinde peşin olarak bulunan acıyı görebilmektir. İnsan bunu fark ettiğinde, artık nefsiyle mücadelesi kör bir yasaklar listesi olmaktan çıkar; bilinçli bir tercih haline gelir.
İnsan diğer canlılardan çok daha üstün ve donanımlı yaratılmıştır. Eğer insan sadece yiyip içmek ve eğlenmek için yaratılmış olsaydı, bu kadar kapsamlı bir donanıma sahip olmasına gerek olmazdı. Göz, kulak, kalp, akıl… Her biri ayrı bir âlemi tartacak şekilde verilmiş. Bu kadar geniş bir cihazatla donatılmış bir varlığın gayesini sadece basit zevklerle sınırlamak, hem büyük bir israf hemde akıl ve mantığa ters değil midir?
Mesela akıl, insanın başına bela mıdır yoksa yol gösteren bir nur mu? Çünkü akıl, geçmişin pişmanlıklarını ve geleceğin endişelerini sürekli hatırlatır. Hayvanın anlık lezzetini insanın yaşayamamasının sebebi de budur. Aklı olmasa geçmişten gelen pişmanlıklar ve hüzünler, geleceketen gelen korkular onun hazırdaki lezzetini bozmayacak, tam lezzet alacak.
Akıl, yanlış yolda bir “bela aleti” gibi çalışır; insanın huzurunu kaçırır. Fakat doğru yolda bir “nur” haline gelir; ona hakikati gösterir. Sorun akılda değil, aklın yönünde saklıdır.
Günlük hayatımıza bakalım. Her sabah bize 24 saatlik bir ömür veriliyor. Bu, adeta her gün cebimize konulan 24 altın gibidir. İnsan bu altınların neredeyse tamamını kısa ve ne olacağı belli olmayan dünya için harcarken, ebedî cennet hayatının bileti olan namaz gibi bir ibadete bir saatini ayırmak istemiyor. İbadeti özgürlüğün kısıtlanması olarak görüyor. Bu mantığa tamamen zıt değil mi?
Daha bunlar gibi bir sürü örnekler düşünebiliriz.
Özgürlük, çoğu zaman “kimse bana karışmasın” şeklinde anlaşılıyor. Oysa insanın en büyük esareti, dışarıdan değil içeriden gelir. Nefsin bitmeyen istekleri, insanı sürekli bir arayış içinde tutar ama hiçbir zaman tam anlamıyla doyurmaz. Bu yüzden nefsin peşinden gitmek özgürlük değil, daha ince bir esarettir.
Hakiki hürriyet ise, insanın kendisini bu esaretten kurtarmasıdır. Bu da ancak daha büyük bir hakikate bağlanmakla mümkündür. Allah’a kul olmak, ilk bakışta bir bağlılık gibi görünür; ama gerçekte insanı her türlü sahte bağımlılıktan kurtaran bir özgürlüktür. Çünkü insan, yaratılmış olan her şeye karşı bağımlı olmaktan çıkar, sadece Yaratıcı’ya yönelir.
İman, insanın içine yerleşen bir denetim mekanizması gibidir. Dışarıdan zorlayan bir sistem değil, içeriden yön veren bir pusula… Bu pusula sayesinde insan, sadece dünyevî sonuçlardan değil, kendi iç çöküşünden de korunur.
Ve en nihayetinde şu hakikat kalır:
Ömür sermayesi bellidir. Eğer ölçüsüz ve kontrolsüz bir şekilde harcanırsa, geriye sadece hatıralar değil; pişmanlıklar, kırgınlıklar ve çoğu zaman telafisi zor izler bırakır. Oysa aynı ömür, doğru bir istikamette kullanıldığında, hem bu dünyada hem de ebedî hayatta değer kazanır.
Tercih her zaman insanın elindedir. Zehirli balın geçici tadına aldanmak da mümkün, o balın içindeki gizli acıyı görüp ondan uzak durmak da…
Belki de gerçek özgürlük tam burada başlar:
İnsanın, her istediğini yapabilme gücünde değil; kendine zarar verecek olanı terk edebilme iradesinde.
Ve o irade, insanı sadece sınırlandırmaz…
Onu gerçekten özgür kılar.
Peki insan neden doğru olanı yapmıyor? Bir sonraki yazımızda bunu ele alıcaz.
Son zamanlarda yeni bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Birileri bilerek veya bilmeyerek ‘’doktora şiddet’’ başlığıyla (yine) ortalığı karıştırma peşinde. Bir taraftan ‘’doktora silah verilsin’’ diğer taraftan ‘’hastaya bakmayan doktor suçludur’’ söylemleriyle sanki birbirine düşman iki taraf oluşturulmaya çalışılıyor ve insanlar bilinçaltında tarafını seçmeye yönlendirilerek cepheleştirilmek isteniyor.
Zamanında “kadına şiddet” söylemini kullanarak, sonrasında “pozitif ayrımcılık” başlığı altında nasıl derin yaralar açıldığını hatırlayalım. Gençler evlenmekten korkar hale geldi, boşanma hızı evlenme hızını geçti. Aileyi ayakta tutan kadim değerler yok edildi.
Bu sefer aynı oyun doktorlar üzerinden oynanıyor gibime geliyor. Elbette ki şiddetin her türüne karşıyız. Problemler temelinde incelenmeli ve şiddete varan sonuçlar doğuran sorunlar kökünden halledilmelidir. Kökü kurumuş bir ağacın dallarını ilaçlamak nasıl fayda etmezse, doktorların, hastanelerin, hastaların memnuniyetsizliğine sebep olan sorunlar çözülmediği müddetçe doktor – hasta problemleri çözülmeyecektir. Bir an için doktorlara silah verildiğini ve bir doktorun çekip bir hastasını vurduğunu düşünün, Allah korusun, anında savaş çıkar. Öte yandan, hastane girişlerine konulan güvenlik cihazları hasta veya yakını tarafından bir silahın içeriye sokulmasına engel olabilir, ama yumruklar hâlâ içeride. Bu tür önlemler sorunların doğurduğu olumsuz sonuçları önlemeye yöneliktir, sorunları çözmez.
Bizim doktorlarımızla veya hastalarımızla ilgili bir sorunumuz yoktur. Hastalar ve doktorlar asla karşıt cepheler değildir. Hastanede (mesela bir fırıncı) doktorun müşterisi akşam da doktorun fırıncının müşterisidir. İnsan toplumsal bir varlıktır ve toplumsal hayatta herkes birbirine muhtaçtır. Hayat; ancak birlik, beraberlik ve yardımlaşma ile devam eder. Kutuplaşmalar ve çatışmalar toplumsal terörü doğurur. Bu sebeple toplum olarak uyanık olmalı ve bu tür oyunlara gelmemeliyiz.
Devletimiz, doktorlarımızın ve hastalarımızın huzursuzluğunun kaynaklarını gidermeye gayret ederken, özellikle yetişmiş personel ve yatırım gerektirecek işlerin hemen kısa zamanda olamayacağı bilinciyle bizlere de sabırlı olmak ve biraz fedakârlık yapmak düşüyor. Toplum olarak sağduyulu hareket ederek her türlü zorluğun üstesinden geldiğimiz gibi, bunun da üstesinden geliriz. Aksi takdirde birlik ve beraberliğimize kasteden hainlerin tuzağına düşmüş oluruz. Özellikle mağdur edildikleri pompalanan doktorlarımızdan bu oyuna gelmemelerini ve yapacakları her türlü eylem ve işlemlerden bireysel olarak sorumlu olacaklarını, bu sıkıntılı süreci atlattıktan sonra yaptıklarından ötürü asıl mağduriyeti o zaman yaşayabileceklerini ve son pişmanlığın fayda etmeyeceğini hatırlamalarını rica ediyorum.
Bazı doktorların yurt dışına gittiğini veya gitmeye hevesli olduğunu duyuyorum. Ben 18 sene yurt dışında (Amerika ve Avrupa) yaşadım. Bilirsiniz ki davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir. Kur farkından ötürü oralarda verilen maaşlar, TL olarak kulağınıza hoş gelebilir, daha kurallı ve düzenli bir hayat cazip gelebilir. Ama madalyonun öte yüzü de var; ırkçılık, hayat pahalılığı, yabancı ve Müslüman olarak sürekli ikinci sınıf muamelesi görmek ve gurbet hayatı. Ebetteki hayat sizin, karar sizin, ama giden yılların geri gelmeyeceğini unutmayalım.
Her ne olursa olsun, vatanda kalmak ve zor zamanlarda elini taşın altına koymak ve hizmetine devam etmektir; hamiyete, vatanseverliğe yakışan. Sevmeyenler mi? Bir dakika durmasınlar, gitmeleri herkesin hayrına.
İstanbul’da tam 8 haftadır randevu almaya çalışıyorum. Konu çok basit. Bir kamu kurumunda ruhsat yenilemesi yapacağım ve bunun için ilgili kamu kurumuna gitmeden önce kuruma ait e-randevu sistemi üzerinden randevu almam gerekiyor… Burada olayın yaşandığı kurumun adını vermeyeceğim. Çünkü kurumdan ziyade bir işleyiş sisteminin üzerinde durmak istiyorum. İnsana verilmesi gereken değer üzerinde durmak istiyorum… Daha da ötesi “Kadim Devlet” olabilmenin asgari şartları üzerinde durmak istiyorum…
Tüm belgelerimi hazırladım, harcını 2-3 ay önce yatırdım ve o zaman sistemin işleyişini bilmediğimden randevusuz gittim (ilk başvuru). Tabii randevun yok diye beni geri gönderdiler. Randevu almaya çalıştım ama başarılı olamadım ve mecburen yine randevusuz kapıya dayandım. Hoşnut olmadılar tabii, yüz ekşittiler ve sonunda “Tamam, otur şuraya, seni çağıracağız,” dediler. Ben de oturdum, bekledim. Sonunda tamam gel dediler ve 10 dakikada başvurumu yaptım. Çıkarken ikinci gelişinde mutlaka randevu al yoksa işlemini yapmayız diye sıkıca tembih ettiler. Eyvallah dedim.
Sonra bana ilgili kurumdan SMS geldi. Dosyan hazır, randevu oluşturarak gelip ruhsatını alabilirsin, dediler. Dediler ama randevu almak ne mümkün. Sistem sadece cumartesi günleri saat 09:00 – 12:00 arasında randevu veriyormuş. Ben (zavallı) abartısız neredeyse cumartesinin tüm saatlerini denedim. Diğer günlerde de denedim. 8 haftadır uğraşıyorum ancak sistem bir türlü çalışmıyor. Bu arada kurumu defalarca aradım ama hiç kimse telefonu açmıyor. Hatta alakası olmayan başka birimleri de aradım, belki oradan bağlattırırım umuduyla.
Cimere yazdım, henüz bir cevap gelmedi, randevu alamıyorum, telefonla kimseye ulaşamıyorum. Olay artık travmaya dönüştü benim tarafımda. En sonunda buldum birisini, en azından içeriden bilgi alabilecek birisi. Bizim arkadaşımız birisini, o başka birisini, o da daha başka birisini araya koyarak kuruma ulaştı. Ne deseler beğenirsiniz? Çok yoğunlarmış, yılbaşına kadar ellerindeki dosyaları bitirmek istiyorlarmış ve bu sebepten sistem üzerinden randevu vermeyi durdurmuşlar!
Ne olurdu, web sayfalarına küçük bir not koysalardı veya SMS atarak deselerdi ki yoğunluktan ötürü yılbaşına kadar yeni randevu veremiyoruz. Lütfen yılbaşından sonra deneyiniz…
Devlet olmak, daha doğrusu kadim bir devlet olmak, işte böyle bir şey. Her şeyden önce insana değer vermek ve saygı duymak. Verdiğin sözü tutmak, tutamıyorsan hemen haberdar etmek. Mağduriyeti önlemek ve vatandaşın saygısını, desteğini kazanmak. İnsanlar devletin varlığını, desteğini ve gücünü her bir yerde hissetmeli. Bir kurumun kapısından içeri girdiğin anda devletin misafirisin ve orada çalışan kişi devleti temsil ediyor. En basit olan beşerî münasebetlerden (hoş beş, güleryüz, iyi karşılama) tutun, işinizin hızlı ve kolayca çözülmesi için çaba göstermesi ve size yol göstermesi devletin gücünü ve büyüklüğünü gösterir. Yoksa muz cumhuriyeti durumuna düşersin.
Sizde çok duymuşsunuzdur, hani derler ya “Türkiye'de her yerde bir adamın olacak”. Sıradan bir kurumdan sıradan bir iş için bir randevu bile alamıyorsam, bunun için birilerini aramak zorunda kalıyorsam. İşte bu söz tam yerine oturuyor. Böyle mi olmalı?
Devletimiz güçlü, çok şükür, ve her türlü imkân ve teknolojiye sahip. Bu dediklerimi yapmak çok kolay ve masrafsız. Ama koordinasyon, iş disiplini ve planlaması eksik. İnsan merkezli bir yaklaşım yoktur. Şahsen 18 sene yurt dışında yaşadım. Farklı devletlerde ve farklı kurumlarda has bel kader bir sürü işim oldu. Randevu alma sisteminden tutun, kapıdan içeri girdiğinizdeki atmosfer, size yaklaşan görevlinin sizi karşılaması ve işlemlerinizi amasız, fakatsız (eksiğiniz, yanlışınız yoksa) yapıp güzelce uğurlanmaya kadar her şey gönlünüzü hoş ediyor. Ve karşınızda bir otorite hissedip ona saygı ve güven duyuyorsunuz. Bu hayatınızın her anına yansıyor. Trafikte kurallara uymaktan, verginizi zamanında ödemeye kadar her yerde ‘’o devleti’’ hissediyor ve boyun eğiyorsunuz. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın sözü tam yerini buluyor.
Elimizde her şey var ve istersek çok daha iyisini yapabiliriz. Umarım tez zamanda bizde öyle oluruz.
Tarihimizdeki en büyük felaketlerden birini yaşıyoruz. Allah yardımcımız olsun. Rabbim ölenlere rahmet, geride kalanlara sabır, güç ve kuvvet versin. Millet olarak birlik ve beraberlik içinde bu yaraları sarmak için seferber olduk. Ancak tekrarının yaşanmaması için kafamızı ellerimizin arasına alıp “nerede hata yaptık” sorusuyla başlayan bir muhasebeyi yapmak zorundayız. Aksi halde aynı şeyleri tekrar yaşamamız kuvvetle muhtemel. Sebepler noktasından baktığımızda, zemine uygun olmayacak şekilde yüksek katlı binaların yapıldığını ve yapılan binaların malzeme kalitesi noktasından çok eksik olduğu görülmektedir. Tüm bunları yapan insan. İyi de bile bile bunu niye yapar insan? Açgözlülük ve daha çok kazanma hırsıyla.. İnsan çok gizemli bir varlık. İçine yerleştirilen “ene” veya “benlik” anahtarının sırrına vakıf olmayı başarırsa, kendisini en şerefli ve en üstün varlık yapacak kapıları açabiliyor. Başaramazsa en süfli, en zalim ve en aşağılık varlık olma durumuna düşebiliyor. İşte o zaman kendi menfaati uğruna gözünü kırpmadan başkalarına zarar vermeyi kabul ediyor.
Depremin teknik boyutları ve yapılması gerekenler aslında çok açık ve yetkili kurumların bu konuda tavizsiz davranmaları gerekmektedir. Ben burada işin insan ve insanın derununda yer alan ahlak ve insanlık boyutuyla ilgili bir tefekkür yapmak istiyorum.
İnsan veya insanlık nedir ve biz, her birimiz, bunun neresindeyiz, kendi sırrımızı çözebildik mi? İnsanın öne çıkan üç temel özelliği veya kusuru vardır. Acizlik, fakirlik, zayıflık. Bunla beraber maalesef çok zalimdir, çok cahildir ve çok nankördür.
İnsan zayıftır, ne kendisi için doğan güneşi, ne gece gündüz ve mevsimlerin oluşması için dönen dünyayı ne de yağan yağmuru kendi gücüyle kendine itaat ettirebilir. Ne üstüne bastığı yeri idare edebiliyor, ne soluduğu havayı kontrol edebiliyor, ne de kendisine hizmet eden ağaçlara, bitkilere ve hayvanlara söz geçirebiliyor. Bunlardan birisi hırçınlaştığında (kuraklık, fırtına, deprem gibi) insanın elinden ne geliyor?
İnsan acizdir, zamanı durduramaz yaşlanmaya karşı koyamaz. İçinde bulunduğu mecburi yolculuktan kendini kurtaramaz. Hep genç kalamaz; ben yaşlanmayacağım veya ölmeyeceğim diyemez. Yahut bedeni içerisinde yer alan dokuz sistemden hiçbirini ne kendi kurmuştur ne kendi idare eder ne de bozulduğunda kendi tamir edebilir. Hatta bugüne kadar bu sistemlerin varlığından bile haberi yoktu ve kim bilir daha bilmediği ve zamanla keşfedeceği neler var? Gözle görülmeyen bir virüs çıkıp tüm dünyayı kasıp kavurdu. Bütün ülkeler bir araya geldi, ellerindeki tüm imkânları seferber etti, ama o virüse güç yetiremediler. Kişi dünyanın en zenginidir ve her türlü imkâna sahiptir, ama gözünün önünde çok sevdiği birisi eriyip giderken elinden hiçbir şey gelmez.
İnsan fakirdir, bu fakirlik parayla pulla giderilemez. Biz, mesela, markete gidip rafta veya tezgâhta sunulan bir nimeti aracısından (marketçi) para karşılığında alıyoruz. Ama marketçi o nimetin sahibi (yaratıcısı) değil. Eğer en basit ve temel ihtiyacımız olan su yaratılmasaydı, biz kimden neyi ve ne kadar para vererek alabilirdik? Bütün dünyanın mal varlığını versek, bir damla suyu yaratabilir miydik? Varın havayı, güneşi kısaca yaşamak için olmazsa olmaz neyimiz varsa hepsini buna kıyas edin.
Bu durumdaki bir insan; peki ben yapmıyorsam bunları kim yapıyor, ben kimim, nereden geldim, buraya neden geldim ve nereye gidiyorum gibi varoluş sebebine dair soruları sorarak, kurulan sistemi ve hayatın amacını anlamaya çalışmak yerine, adeta kafasını deve kuşu gibi kuma sokup, sırf dünya için yaratılmış gibi bütün vaktini ona sarf ediyor. Bu ne cehalet!
Nimetin içinde onu vereni göremeyen nimeti verene teşekkür eder mi? Her şeyin dünyadan ibaret olduğunu düşünen bir insanın kalbinde Allah korkusu da yoksa veya gafletinden onu hissedemezse, o kişiyi kim durdurabilir? Kendi menfaati için her türlü haksızlığı, zalimliği yapmaz mı?
Bazen yaptığımız zulüm veya isyanımız arşa çıkıyor ve artık yer bu ağırlığı kaldıramıyor. Yüz yıllarca yerinde sapasağlam duran faylar kırılıyor. Çünkü hiçbir şey bizim sandığımız gibi sahipsiz ve tesadüfi değildir. Yeri-göğü yaratan ve yarattığının hayatını devam ettiren ve zalimden mazlumun hakkını alan Allah (cc) imtihan sırrı gereği imhal ediyor ama asla ihmal etmiyor. Yani zaman veriyor, sabrediyor ama asla karşılıksız bırakmıyor.
Aldanmakta fayda yok, başımızı gaflet perdesine sokmakla da hiçbir şey çözülmüyor. Biz artık uyanmak ve Allah’la (cc), tabiri caizse, barışmak zorundayız. Hatamızdan dönüp yeniden kul olmak zorundayız. Biz aciz insanlar bile birisine bir iyilik yaptığımızda karşılığında teşekkür bekleriz. Ve teşekkür edilince memnun olur, daha iyisini yapmak isteriz. Teşekkür edilmezse ve daha ötesi, verdiğimiz hediye, yaptığımız iyilik küçümsenir, beğenilmezse kızarız ve bir daha o kişiye iyilik yapmak istemeyiz. Ona “nankör” deriz. Unutmayalım ki nimete şükredilirse nimet artar, şükredilmezse nimet elden gider.
Şükrün yerini şükürsüzlük aldığında, buna bir de zulüm ve isyan eklendiğinde, bu sefer sadece nimet elden gitmiyor, cezalarda geliyor. Biz kendi elimizle kendi kalemimizi kırıyoruz. Mevlana Hazretleri'nin dediği gibi “Kula bela gelmez, Hak yazmadıkça; Hak bela yazmaz, kul azmadıkça.
Rabbim bize gafletten uyanmayı, hem dünya hayatında hem de ahirette huzura kavuşmayı nasip etsin.
Kader; Allah’ın meydana gelecek olayları önceden bilmesi, takdir etmesi, planlaması ve ilminin her şeyi kapsamasıdır. Yani bu dünyada yaşanan her şey Allah’ın takdiri, bilgisi ve izni dâhilindedir. O halde tabiatta meydana gelen her olay gibi depremler de Allah’ın izni dahilinde olmaktadır.
Peki, olaylar karşısında insanın durumu nedir? Yani insanın Kader karşısında eli kolu bağlı mıdır? Allah, kader karşısında insanlara bir tercih hakkı tanımış. Bunun da adına cüz-ü ihtiyarî (insanın elindeki seçim gücü, irade) deniliyor.
İnsan “ben ne yapayım kader böyleymiş, böyle takdir edilmiş” diye yapmış olduğu fiilin sorumluluğundan kurtulmak istediğinde cüz-ü ihtiyarikarşısına çıkıp “bu sonuca sebep olacak fiili bilerek ve isteyerek sen yaptın, dolayısıyla bu işten sorumlu ve mükellefsin” diyor. Öte yandan yaptığı bir iyilikle ya da bir başarısıyla gururlanıp “bunu ben yaptım, ben olmasaydım bu iş olmazdı” demeğe kalktığında kaderkarşısına çıkıp “haddini bil yapan sen değilsin, çünkü sana bu aklı da, bedeni de her türlü imkânı da Allah verdi” diyerek insanın gururlanıp haddini aşmasına engel oluyor.
Bununla beraber, Kader’in geçmişe dair ve özellikle musibetlerin acılarına ve hüzünlerine ilaç ve ümitsizliğe düşmemek için teselli anlamında kullanımı da vardır. Ama bu, dediğimiz gibi, sadece başa gelen geçmiş musibetlerle ilgili ve musibetzedelere teselli noktasındadır, yoksa suçluların sorumluluktan kaçma aracı değildir.
Demek ki insan, iradesiyle, bilerek ve isteyerek, hatta planlayarak yapmış olduğu işlerin neticesinden sorumludur. Sonradan geriye bakarak “kader böyleymiş” diyerek sorumluluktan kaçamaz. Dolayısıyla depremde yıkılan binaları daha çok kazanmak için olması gerektiği gibi yapmayan ve riskleri göz ardı ederek görevlerini hakkıyla yerine getirmeyen veya umursamayan herkes sorumludur. Burada ilk aklımıza gelen müteahhitler oluyor, ama sadece onlar mı sorumlu? Proje aşamasındaki izinlerden tutun, ruhsat verenlere, inşaatı yapan ustalardan tutun, mühendislere, mimarlara ve inşaatı denetleyip oturma izni verenlere kadar herkesin payı yok mu? Peki, ev alırken binanın zemin etüdü ve inşaat kalitesine dair yeteri kadar araştırma yapmayan mülk sahibi veya tüm bu olanlardan haberi olup da sesini çıkarmayan şehir sakinleri, yetkili veya yetkisiz bir şey yapabilecekken yapmayan herkes belli oranda sorumlu değil mi?
Şura suresinin 30. Ayetinde Allah (cc) şöyle buyuruyor: “Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizin kazandığı günahlar, ihmal ve kusurlar yüzündendir. Bununla beraber Allah, o günah ve kusurların pek çoğunu da affediyor.’’
Enfal sûresi 25. Ayette ise mealen şöyle buyuruyor: ‘’İçinizden sadece, zulmedenlerin, haksızlık edenlerin, günahkârların, âsilerin başına gelmekle kalmayacak olan sıkıntı ve belâlardan Allah'a sığınıp emirlerine yapışarak günahlardan arınıp toplumsal sorumluluğunuzun gereğini yerine getirerek azaptan korunun. Biliniz ki Allah, korunma tedbirleri almayarak, emirlerine aykırı davranma suçunuza denk, size âdil ceza verme gücüne sahiptir.’’
Bu ayetlerle Cenâb-ı Hak bizi ikaz ediyor ve toplum olarak sorumlu ve duyarlı davranmaya emrediyor. Çünkü bir yerde yaşayan insanların çoğunluğu, zalim şahısların yaptıklarına ya bizzat katkıda bulunarak veya hoş görmek suretiyle taraftar olarak veya yaptıklarını fikren onaylayarak ya da sessiz kalarak farkında olmadan mânen o suça ortak olduğunda büyük ve genel musibetin gelmesine sebep oluyor.
Peki, musibetlerden zarar gören masumların durumu nedir? Öncelikle şunu anlıyoruz ki aynı musibet içerisinde her bir ferde yapılan hususi muamele farklıdır. Kimisine ceza iken, kimisine ikaz ve uyarıdır. Yahut Allah’ın (cc) ahirete kalmasın diye iltifat edip bu dünyada temizlemesidir veya manevi derecesini yükseltmek için imtihanıdır.
Allah’ın (cc) her işinin sayısız hikmetleri vardır ve hiçbir hukuku zayi etmez ve kimseye zulmetmez. Ölenlere (iman etmek kaydıyla) manevi şehitlik lütfederken, masumların zayi olan mallarını da sadaka olarak kabul ediyor. Bu vesileyle fani olan malları beka buluyor ve belki de yaşasaydı imanını bile kurtaramayacakken bu vesileyle cenneti kazanmış oluyorlar.
Sonuç olarak kendi adıma şöyle bir ders çıkarıyorum: bu felaketin gelmesinde doğrudan katkısı olan sorumlular tespit edilip haklarında hukuki işlem yapılması gerekirken millet olarak her birimizin de “ben ne yapabilirim” muhasebesini yapması gerekir. Şu an öncelikle riskli olduğu bilinen binalarla ilgili tedbir alınmalı, bundan sonra inşa edilecek binalarla ilgili olarak da inşaatın ruhsat aşamasından tutun, inşa ve satışına kadar tüm prosedürleri gözden geçirip hata ve ihmale mahal vermeyecek şekilde yeniden düzenleyip, titizlikle uygulanması sağlanarak maddi tedbirler alırken, günahlarımızdan tövbe edip, çevremize karşı da daha duyarlı davranarak manevi tedbirleri de alarak bir daha böylesi musibetin ülkemizde yaşanmaması için Allah’a (cc) sığınmalıyız. Zira her şey O’nun takdir ve iradesiyle gerçekleşir.
Allah (cc) millet olarak bize merhamet etsin ve böylesi ağır musibetleri tekrar vermesin.
Bir insan hatasını görüp, kabul ederse pişman olma ve ondan kurtulma şansını yakalar. Ancak hatasını görmezse ne pişman olma ne de hatasından vazgeçme şansını yakalayamayacaktır. Hal böyle olunca, yanlış yapmaya devam edecektir ki bu da o yanlışa bağlı sonuçların tekrarlanmasına sebep olabilecektir.
Bu kural sadece beşerî ilişkilerde geçerli değildir. Çevreyle ve diğer canlılarla olan ilişkilerimizde de geçerlidir. Arının kovanına yanlışlıkla elini sokan bir adam arıların ona saldırmasından ders almayıp tekrar sokarsa, arılar yine saldıracaktır.
Deprem bölgesine gereğinden fazla katlı ve çürük bina yapan insan da bundan ders almayıp aynı şekilde davranmaya devam ederse, aynı yıkıcı sonuçla eninde sonunda yine karşılaşacaktır. Deprem demişken, hiç şüphesiz yerin-göğün dizgini Allah’ın (cc) elindedir ve depremleri de yapan odur. Çünkü bir şey yaratılmadan onunla ilgili olacak olan her şey yazılmıştır. Sadece zamanını bekler. Fay hatlarının kırılması (teknik boyut) bize sadece Allah’ın (cc) depremleri nasıl yaptığını açıklar. Ama niye yaptığını asla bilemeyiz. Her şeyi görüp gözeten, ezeli ilmiyle ve sonsuz kudretiyle bütün ipuçlarını bir araya getirip yüzyılların birikmiş hesabını toptan ve 30 saniyede görür. Mesela, volkan patlaması da bir doğal afettir ve çok gerekli ve faydalıdır yer küremiz için. Çünkü o patlamayla merkezde sıkışan ateş/enerji dışa çıkar ve dünya rahatlar. Volkan patlamasa belki de dünya patlayacak. Volkan patlaması çok faydalı iken, insanın hemen onun yanı başında olması ve alevlerin altında kalması kötüdür. Kim bilir, belki depremde nice hikmetleri vardır, ama insanların kendi hataları yüzünden bundan bu kadar çok zarar görmesi kötüdür.
Peki, insanların hatası sadece maddi midir, yani yanlış yere ev yapmak, fazla katlı yapmak veya eksik malzeme kullanmak mıdır? İşin manevi boyutunu unutmayalım: Biz aciz kullar bile birisi koyduğumuz kuralı bilerek ve bize nispet ederek birkaç kez çiğnese, gazaba gelir ve cezalandırırız. Devletlerinde kanunları ve bu kanunlara uymayanlar için hapishaneleri vardır. Peki, Adil (adaletle iş gören), Hakim (hikmetle iş yapan), Müntakim (intikam alan), Cebbar (emir ve yasaklarını kullarına yaptırmaya gücü yeten), Kahhar (daima galip gelen), Kadir (her şeye gücü yeten) Allah (cc) kullarının emirlerine uymayıp isyan etmesi durumunda onları cezalandırması şanının ve saltanatının gereği değil midir? Cezayı ister ahirete bırakır, ister bu dünyada verir. Geçmiş peygamberlerin kavimlerinin başlarına gelenleri hatırlayınız.
İşte biz kullar deprem ve benzeri afetlerden hem maddi hem manevi dersimizi almayıp aynı hata ve günahları işlemeye devam edersek, aynı afetlerin tekrar gelmesine de sebep olmaya devam ederiz. Depremle ilgili olarak yazılan ve konuşulanlara baktığımızda, fay hatlarına ve maddi hatalara dikkat çekiliyor. Tabii maddi hata deyince de iş, inşaatı yapan veya izin verenle sınırlı kalıyor. Buda toplum olarak her birimizin kendini hesaba çekmesine engel oluyor. Çünkü hata sadece belli çevrelere yükleniyor. İşte bu da hatamızı görmemize ve o hatadan nedamet edip kendimizi düzeltmemize engel oluyor. Depremzedelerin canlarını zor kurtararak gittikleri diğer illerimizde kiraların ikiye ve bölgeye yakın illerde beşe katlanması bence ders almadığımızın ve kendimizi sorgulamadığımızın göstergesi. 2 hafta önce 50 bin TL olan konteyner fiyatlarının şimdi 130 bin TL'ye çıkması da normal değil. Daha sayabileceğimiz bir sürü şey var. Aklımızı başımıza alıp hatalarımızdan dönmezsek, hırsla ve açgözlülükle kazandıklarımızla beraber bir sürü canımızı da kaybetme ihtimalimiz var.
Allah bize merhamet etsin.
Bir annenin polise “Ne olur oğlumu hapisten çıkarmayın, içeride kalsın” diye yalvardığına şahit oldum. Hâlbuki hanımefendi oğlu dünyaya geldiğinde, (sağlıklı) bir evladı olduğu için ne kadar mutlu olup Allah’a şükretmiştir. Bundan başka “seni doğuracağıma taş doğuraydım”, “ölsen de kurtulsam” vb nice serzenişler, beddualar işitmişsinizdir. Özellikle günümüzde çocukların ailesine ve çevresine verdikleri öldürmeye varan zararlar, bize emanet olarak verilen çocuklarımızı yetiştirme noktasında çok ciddi problemlerimiz olduğunu göstermektedir.
Ama şunu sanırım hiç duymamışsınızdır; “keşke gözlerim olmayaydı”, “keşke dilim olmayaydı”, “keşke aklım olmayaydı”. Bunları belki dünyada değil ama ahirette duyacağız.
Allah (cc) Tevbe Suresi'nin 111. Ayetinde “ Allah mü’minlerden, kendilerine vereceği cennet karşılığında canlarını ve mallarını satın almıştır” buyurmaktadır.
Dikkat edin lütfen, “satın almak istemektedir veya satın alacaktır” denilmemiş. Satın almış. Yani iş bitmiş. Şöyle düşünün: Bir eşyanızı satıyorsunuz ve bir müşteri parasını peşin ödeyip satın alıyor, ancak birkaç gün sonra gelip alacağını söylüyor. İşte o saatten sonra o eşya artık sizin malınız değil, size emanettir. Sahibi gelip alana kadar ona gözünüz gibi bakmanız, korumanız icap etmektedir.
Biz de Allah’a (cc) malımızı ve canımızı sattığımıza göre artık biz nasıl istersek öyle değil, O nasıl isterse o şekilde davranmak ve yaşamak zorundayız. Zira malımız ve canımız artık bizim değil, bizim uhdemize bırakılmış emanettir. Emanete iyi bakmazsak hem ondan güzelce istifade etmekten ve gelen kârdan mahrum kalacağız hem de ahirette emanete hıyanet etmenin cezasını çekeceğiz.
Allah (cc) rahmetinden kendi yarattığı ve bize hediye olarak verdiği malımızı ve canımızı cennet gibi büyük bir fiyat karşılığında bizden satın alıyor. Hiç vermeyebilirdi veyahut karşılığında cenneti vermeden bizden alabilirdi. Ama o rahmetinden ve bize cenneti ikram etmek istemesinden ötürü imtihan sırrı gereği bizden bu şekilde satın alıyor.
Allah’a (cc) satmak ise onun askeri olup onun emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak demektir. Buna uyduğumuz zaman O’nun verdiği malımızla, göz, kulak, dil, akıl gibi azalarımızla kazanacağımız bütün hayır ve hasenat bizim defterimize yazılıyor. Hâlbuki mülk onun, iyiliği isteyen ve yaratan da O’dur ve bütün sevap da O’nundur. Biz sadece iyilik ve kötülük arasında tercihimizi iyiden yana kullandığımız için Allah (cc) o amelden hâsıl olan sevabı rahmetiyle bize yazıyor.
Ama kötülük ve günahlarımızda; isteyen nefis, tercih eden insan olduğu için (yaratan yine Allah’tır) tüm günah insana yazılır. Ve hayatını bu şekilde geçiren bir insan bu yaptıklarıyla cehennemi hak eder. İşte hesap gününde bu sonunu gören insan “Keşke toprak olsaydım” der. (Nebe suresi 40. Ayet). Bakın, hayvan veya bitki olsaydım demiyor, direkt toprak olsaydım diyor, yani yaptıklarına öylesine pişman olur ki, tamamen cansız olsaydım da bunları yap(a)masaydım der.
İşte insan kendisine emanet verilen gözle, kulakla, akılla vs. tüm azalarıyla kendini cehenneme götürürse; orada keşke gözüm olmayaydı, kulağım olmayaydı, dilim olmayaydı ve hatta hiç canlı olmayaydım “toprak olaydım” der ama iş işten geçmiştir.
Öyleyse henüz vakit varken bize hediye olarak verilen ve cennet karşılığında Allah’a (cc) sattığımız malımızın, evladımızın, bedenimizin “bizim malımız olduğu ve onlarla ne istersek yaparız” gafletinden uyanıp; onların bizde emanet olduğu şuuru ile davranarak, hem dünyada bu nimetlerin tadını çıkarmalıyız hem de onlarla cennete layık bir hal almaya çalışmalıyız. Yoksa bu güzel nimetler hem dünyada hem ahirette başımıza bela olacaklar.
Unutmayalım, emanete sahip çıkmak bir tercih değil, zorunluluktur.
Ve son pişmanlık fayda vermez.
Bir insanın zengin, ünlü, tanınmış ya da yüksek tahsilli olması; onun ahlâklı, merhametli veya güvenilir biri olacağını garanti etmez. Bu sıralar çok gündemde olan Epstein belgelerinde; devlet başkanları, büyük iş insanları, yatırımcılar ve hukukçular gibi toplumun “elit” kesimi olarak görülen bazı kişilerin; gizli, gayri meşru ve insanlık onurunu zedeleyen fiillere karıştıklarına dair kanıtlar görülmektedir. Bu olaylar, statü ve eğitimin ahlâk için yeterli bir teminat olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Aksine, manevî değerlerden yoksun bir akıl, insanı hayvandan daha tehlikeli bir varlık hâline dahi getirebildiğini göstermektedir. Bu noktada insanı gerçekten insan yapan temel unsurun iman olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır.
Aklı gözüne inmiş, maneviyatta körleşmiş bir insan; sahip olduğu zekâyı ve gücü yapıcı değil, yıkıcı bir araç olarak kullanabilir. İmanla terbiye edilmemiş bir akıl, insanı en vahşi hayvanlardan bile daha zararlı bir “tahripçi” hâline getirebilir.
İnsan fıtratı, imtihan sırrı gereği sınırlandırılmamış duygularla yaratılmıştır. Kader eliyle insanın içine hem güzel huyların hem de kötü eğilimlerin tohumları ekilmiştir. Bu tohumların hangisinin filizleneceği, hangi kaynaktan beslendiğine bağlıdır.
Eğer bu tohumlar iman ve hidayet suyuyla beslenirse, hayır ve fazilet ortaya çıkar. Ancak nefsin arzuları bu tohumu suladığında, şer gelişir ve insan giderek “canavarlaşan” bir varlığa dönüşür. Dolayısıyla mesele, duyguların varlığı değil; onları yönlendiren manevi pusulanın varlığıdır.
İman, yalnızca kalpte bir inanç değil; aynı zamanda zihinde sürekli işleyen bir manevî denetim sistemidir. Mümin bir insan günaha niyetlendiği anda, imanındaki bu iç yasakçı ona Allah’ın huzurunda olduğunu, meleklerin her davranışı kaydettiğini ve sonunda hesaba çekileceğini hatırlatır.
Bu bilinç, insanı çoğu zaman kötülükten alıkoyar. Böylece sadece bireysel ahlâk değil; aile düzeni, toplumsal güven ve barış da korunmuş olur.
Dünyevî kanunlar ve hapis korkusu, çoğu zaman yalnızca “yakalanma” endişesi oluşturur. Kendisini gizli kalacağına veya cezadan kurtulacağına inandıran bir kişi, iman yoksa her türlü kötülüğü işlemeye cesaret edebilir. Hukuk, davranışı denetler; iman ise niyeti terbiye eder. Bu yüzden iman olmadan yapılan ahlâkî düzenlemeler, her zaman eksik ve kırılgan kalır.
Dinsiz felsefenin insanı “konuşan bir hayvan” olarak tanımlaması, iman yokluğunda acı bir gerçeğe dönüşür. İman olmadığında insanın hayvandan farkı çoğu zaman yalnızca konuşabilmesidir; hatta üretmeyen, sadece tüketen ve dengeyi bozan bir varlık hâline gelerek hayvandan daha değersiz bir konuma düşebilir.
Oysa iman nuru insanın kalbine ve aklına girdiğinde, onun değeri bir anda yükselir. Nasıl ki milyonlarca dolara satılan bir tablonun tuvali ve boyası maddî olarak değersizse, insanın bedeni de maddesi itibarıyla kıymetsizdir. Fakat iman sayesinde insan, Sanatkârının en kıymetli eseri olur; sıradan bir varlıkken halifelik makamına yükselir.
Sonuç olarak; zenginlik, makam, şöhret ve eğitim insanı yüceltmeye yetmez. İmanla terbiye edilmemiş bir akıl ve güç, insanı ahlâkî çöküşe sürükleyebilir. Gerçek değer, insanın sahip olduklarında değil; kalbinde taşıdığı iman ve bu imanın davranışlara yansımasındadır.
İman; insanı içten denetleyen, onu kötülükten alıkoyan ve hem bireysel hem toplumsal huzurun temelini atan vazgeçilmez bir rehberdir. İnsanı hayvandan ayıran asıl fark, aklı değil; imanla yoğrulmuş bir ahlâktır.
Zina, insan aklının, ahlâk kurallarının, hukuk sistemlerinin ve bütün semavî dinlerin öteden beri yanlış ve zararlı gördüğü bir davranıştır. Bu eylem, nesep düzeninin bozulmasına, aile kurumunun zedelenmesine ve aile bağlarının kopmasına neden olur. Aynı zamanda akrabalık, komşuluk ve dostluk gibi sosyal ilişkilerin zayıflamasına, toplumun manevi değerlerinin aşınmasına yol açar. Zina, kişiyi geçici bedensel hazlara bağımlı hale getirerek onun haysiyetini ve onurunu zedeler.
Fuhuş ise, kadının bir kazanç aracı haline getirilmesine, kadın ticaretinin yaygınlaşmasına ve bu durumdan çıkar sağlayan kişi ve yapıların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Bu süreç, annelik duygusunu, kadınlık onurunu ve temel insanî değerleri tahrip eder.
Zinanın toplumda yaygınlaşmasının sonuçları derindir:
· Aile kurumu zayıflar, sosyal yapı ciddi şekilde zarar görür.
· Ailede sevgi, saygı, güven, paylaşım ve dayanışma gibi duygusal ihtiyaçlar karşılanmadığında; erkek, kadın ve çocuklar psikolojik sorunlarla karşı karşıya kalır.
· Akrabalık bağları kopar, insanlar en yakınlarını bile tanıyamaz hale gelir. Bu durum, toplumsal aidiyet ve güven duygusunu yok eder.
· Sağlıklı bireylerin yetişmediği bir toplumun geleceği tehlikeye girer; bu da milletin bekasını tehdit eden ciddi bir sorun haline gelir.
Zina Etmek İsteyen Gence, Peygamberimizin Cevabı
Ebû Ümâme (r.a) anlatıyor:
“Bir genç Rasûlullah Efendimiz’e geldi ve:
«–Yâ Rasûlallah! Zina için bana izin verir misiniz?» dedi.
Oradakiler hemen gencin üzerine yürüdüler ve azarlayarak «Sus, sus!» dediler.
Efendimiz (s.a.v):
«–Yaklaş!» buyurdu. Genç, Allah Rasûlü’nün yanına varıp oturdu.
Rasûlullah (s.a.v) ona:
«–Böyle bir şeyi annen için ister misin?» diye sordu. Genç:
«–Allah beni senin yoluna kurban etsin, hayır, vallâhi istemem yâ Rasûlallah!» dedi.
Allah Rasûlü (s.a.v):
«–Diğer insanlar da anneleri için böyle bir şeyi istemezler» buyurdu.
Daha sonra Rasûlullah (s.a.v), aynı soruyu kızı, kız kardeşi, halası, teyzesi için de sordu. Genç hepsine:
«–Allah beni senin yoluna kurban etsin, hayır, vallâhi istemem yâ Rasûlallah!» cevabını verdi.
Rasûlullah (s.a.v) her defasında “diğer insanların da yakınları için böyle bir şeyi istemeyeceklerini” hatırlattı. Konuşmanın sonunda mübârek elini gencin üzerine koydu ve:
«Allah’ım, bunun günahlarını affet, kalbini temizle ve iffetini muhâfaza eyle!» diye dua etti.
Genç bundan sonra böyle bir şeye hiç tenezzül etmedi.” (Ahmed, V, 256-257; Heysemî, I, 129)
Sonuç olarak, zina, sadece bireysel bir tercih değil; toplumun temel taşı olan aile yapısını ve gelecek nesillerin sağlıklı gelişimini tehdit eden ciddi bir sorundur. Ahlaki, psikolojik ve sosyal boyutlarıyla toplumun huzurunu ve milletin istikbalini sarsan bu davranış, yalnızca bireysel irade ile değil; aynı zamanda hukuki düzenlemelerle de sınırlandırılmalıdır.
Bu sebeple, 2025 yılının "Aile Yılı" ilan edildiği bu anlamlı dönemde, aile kurumunu korumak ve sağlıklı nesiller yetiştirmek amacıyla zinanın açık şekilde yasal düzenlemelerle yasaklanması büyük önem taşımaktadır.
Güçlü aile, güçlü toplum demektir. Aileyi korumak hepimizin ortak sorumluluğudur.
Gazze... Ümmetin kardeşlik imtihanının adı.. Başka adları da var; Doğu Türkistan, Keşmir, Arakan… tabii bunlarla sınırlı değil ve hep sınır ötesinde de değil. Komşumuzda din kardeşimiz, öz kadeşimizde aynı zamanda din kardeşimiz. Hepsine karşı sorumluyuz; sadece yerine göre, kişiye göre yapabileceklerimiz değişiyor.
Allah (cc) Hucurat Suresi'nde “Müminler ancak kardeştirler” buyuruyor ve Peygamberimiz (asm) “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez.” (Müslim, Birr, 58; Tirmizî, Hudud, 3) diyor. Konuyla alakalı ve bu anlamda daha başka ayet ve hadislerde var, ancak uzatmamak için zikretmiyorum.
Benim gelmek istediğim yer, hem ayet-i kerimelerde hem de hadis-i şeriflerde Müslümanın Müslümana karşı sorumlulukları, birbirlerine olan saygı ve sevgileri, birbirleriyle münasebetlerinin nasıl olması gerektiği açık ve net bir şekilde ifade edilmiştir, ve bu ifadeler şeklen olmasa da mana itibarıyla tavsiye değil, emir niteliğindedir. Emir varsa, uyulmaması durumunda hesabı sorulacak demektir.
Gazze’deki zulmü gördükçe “zalimler için yaşasın cehennem” diyoruz ve zalimlerin hesabının ahirette “mahkeme-i kübra” da görüleceğini bilmek üzüntümüzü hafifletiyor. Ancak orada hesabı görülecek olanlar sadece zalimler mi? Mahkeme sadece onlar için mi kurulacak? Bizim verecek bir hesabımız yok mu? Allah’ın (cc) ayetleri, peygamberimizin (asm) hadisleri apaçık ortadayken ve bize aksiyon almamız için emirler verirken ve biz o emirleri yerine getirmezken hesabımız olmayacak mı?
Yapabileceklerimiz kişiden kişiye değişebilir. Ama kimse “elimden bir şey gelmez” diyemez.
Önce dua… Gerçekten yürekten, içten, süreklilikle yapılan dua.
Sonra boykot… Yani zalime dolaylı yoldan bile kazandırmamak. Bu ciddi bir kararlılık gerektirir.
Ve imkânı olanlar için maddi destek… Gazze’ye ulaşan güvenilir yardım kuruluşları üzerinden, elimizden ne geliyorsa göndermek.
Ama en önemlisi: Tüm bunları bir iyilik yapar gibi değil, görevimizi yerine getirir gibi yapmak. Çünkü bu bir lütuf değil, sorumluluktur ve yapılmazsa hesabı olacaktır.
Zulüm bir gün mutlaka sona erecek. Zalimler hak ettiklerini bulacaklar.
Ama biz, eğer bugün yapmamız gerekenleri yapmazsak…
Yarın pişmanlıkla, mahcubiyetle baş başa kalacağız.
Ve unutmayalım:
Her şey zamanında kıymetlidir.
Geç kalan bir iyilik yapılmamış sayılır.
Gün geçtikçe, yanlışa yanlış, doğruya doğru demekten uzaklaşan bir toplum haline geliyoruz. Hatta yanlışa sahip çıkan doğruyu umursamayan bir hal alıyoruz. Haksızların sayısı arttıkça ve sesleri daha gür çıktıkça, haklı olanlar köşelerine çekilip susmayı tercih ediyor. Doğruyu savunmak artık cesaret isteyen bir mesele oldu. Yanlış da doğru da ne yazık ki kişiye ve duruma göre değişir hale geldi. Oysa ki doğru ve yanlış, iyi ve kötü gibi değerler, bireylerden ve öznel yargılardan bağımsız evrensel ve ilahi temelli değerlerdir.
Yanlış bir davranış başkasından geldiğinde hemen "Bu yanlış!" diyerek sesimizi yükseltiyoruz. Ama o yanlışı bizim cenahımızdan biri yaparsa işler birden değişiyor. "Acaba o kadar da kötü mü? Belki de haklıdır." demeye başlıyoruz. Dolandırıcılık ya da hırsızlık gibi suçlar, bir başkası işlediğinde adalet çığlıkları atıyoruz, sert cezalar talep ediyoruz. Ancak hırsız bizden biri olursa, "İdare edelim, göz yumalım." havasına giriyoruz. Bu çifte standart maalesef hayatımızın pek çok alanına sirayet etmiş durumda.
Yüksek fiyatlardan ve açgözlü esnaftan şikâyet ediyoruz. Ama kendimiz bir şey satarken, piyasa fiyatının üzerine biraz daha ekleyerek satmaya çalışıyoruz. Hakkını ve ederini düşünmeden alırken en düşük fiyattan almaya, satarken ise en yüksekten satmaya çabalıyoruz.
Yanlışa yanlış, doğruya doğru diyemediğimiz için kutuplaşmaların önüne geçemiyoruz ve toplumsal barışı sağlayamıyoruz. Bir haber duyduğumuzda, önce kimin söylediğine bakıyoruz. Haberin kaynağı "karşı cenah" ise, delillerini sunsa bile hemen "bu karşı taraf" etiketi yapıştırarak peşinen reddediyoruz. Önyargılarımız o kadar kuvvetli ki, "Acaba doğru olabilir mi?" sorusunu hiç aklımıza getirmiyoruz.
Haber bizim cenahımızdan geldiğinde ise sorgulamadan, araştırmadan hemen kabul ediyoruz. Halbuki günümüzde bilgi kirliliği o kadar arttı ki, özellikle sosyal medya üzerinden gelen her önemli bilgiyi sorgulamak ve teyit etmek zorundayız. Ama biz, bırakın “bu doğru mudur?” sorusunu sormayı ve üzerinde düşünmeyi kolay olanı tercih edip birazda işimize geldiği için olsa gerek sunulanı kabul ediyoruz ve onu yayıyoruz ve bilmeden kim bilir kimin oyunua alet oluyoruz ve kimin vebaline giriyoruz!
Sonra da suçu başkalarına atıp; "Nerede bu devlet?”diye soruyoruz. Kendimizden bihaber sorumluyu dışarıda aramak belki bizi rahatlatıyor, ancak hatamızı görme ve düzeltme fırsatını da elimizden alıyor. Kısır bir döngü içerisinde dönüp duruyoruz. Bu döngü ve ön yargılarımız yüzünden ne birey olarak, ne de toplum olarak arzuladığımız demokrasi ve toplumsal huzur seviyesine ulaşamıyoruz.
Hiç şüphesiz hepimiz barış istiyoruz, huzur istiyoruz, adalet istiyoruz. Öyleyse her birimiz önyargılarımızdan ve körü körüne taraftarlıklarımızdan kurtulup, değerlerin evrensel tanımlarına uyup adaletin sağlanmasına destek sunmaya çalışmalıyız. Empati kurarak karşımızdakinin sesine kulak verip ayrıştığımız yerlere değil, ortak noktalarımıza yoğunlaşmalıyız. Ve toplumun menfaatini şahsi çıkarlarımızın üstüne koymalıyız.
Özlediğimiz güzel günlere tez zamanda kavuşmak ümidiyle.
Gurbet, hepimiz için farklı anlamlar taşır. Kimi zaman memleketten, sevdiklerimizden uzak kalmanın verdiği hasret, kimi zaman ise kalabalıkların içinde hissedilen yalnızlık... Aslında gurbet, sadece mekânsal bir uzaklık değil, gönüllerde yaşanan bir garipliktir. Aynı evde, aynı şehirde bile olsak, eğer kalpler birbirinden uzaksa, insan yine gurbeti iliklerine kadar hisseder. Bazen kendi evimizde, doğduğumuz topraklarda bile içimizde derin bir yalnızlık hissiyle karşı karşıya kalırız. İşte o zaman anlarız ki gurbet sadece dışarıda değil, insanın içindedir de.
Ancak, gurbetin getirdiği bu yalnızlık ve yabancılık hissinin içinde saklı başka bir boyut var: Allah’a daha yakın olma hali. İnsan, özellikle gurbetin derin özlemi içinde, maddi olanaklardan ve sosyal çevresinden uzaklaştığında, içsel bir sorgulama sürecine girer. Yabancı bir yerde olmak, alıştığı, güvendiği her şeyden mahrum kalmak, insanı Allah’a yönelmeye iter. Çünkü o anlarda insan, sevdiklerinden ve alışkanlıklarından uzak kalırken, Allah’ın her daim yanında olduğunu daha derinden hisseder. O’nun her an yakın olduğunu bilmek, bu zorlu yalnızlık sürecini manevi bir yolculuğa dönüştürür.
Gurbet, bir anlamda faniliği hatırlatır insana. Her şeyin geçici olduğunu, insanların, yerlerin ve mekânların gelip geçici olduğunu daha yakından hissettirir. Bu geçicilik içinde insan, kalıcı olan tek şeyin Allah ile olan bağı olduğunu fark eder. Hayatın koşuşturmacası, dünya meşguliyetleri, bazen bu gerçeği göz ardı etmemize neden olur. Ancak gurbet, bu perdeleri bir bir kaldırır. Zihnimizi meşgul eden her şeyden uzaklaşınca, Allah’a daha yakın hissederiz. O’na yönelir, dualarımızla O’nun rahmetine sığınırız. Bu süreç, yalnızca zorlukları aşmak için değil, aynı zamanda manevi bir olgunlaşma sürecidir.
Dua, gurbetin getirdiği yalnızlık ve gariplik içinde insanın en güçlü silahıdır. Gurbetin sessizliğinde, etrafındaki kalabalıklar çekilince, insanın kalpten gelen yakarışları Allah’a yükselir. Yanlızlık hissi, insanı Allah ile daha samimi bir bağ kurmaya yönlendirir. O anlarda yapılan dualar, günlük hayatın sıradanlığı içinde edilen dualardan çok daha derin ve samimidir. Çünkü insan, her şeyden uzakta ve sadece Allah’a muhtaç olduğunu hisseder.
Ramazan’da tutulan oruç, insanı hem bedenen hem ruhen arındırırken, gurbetin getirdiği yalnızlık, bu arınmayı daha da derinleştirir. İnsan, sevdiklerinden uzakta iftar yaparken, belki tek başına sahura kalkarken, aslında Allah’ın her an yanında olduğunu fark eder. Bu farkındalık, insanı daha olgun, daha güçlü ve daha tevekküllü yapar.
Gurbetin zorlu hayatına bu pencereden bakarak, Allah’a yakınlaşmak için bir vesile yapabiliriz. Yalnızlık, özlem ve gariplik, insanın içindeki derin manevi yolculuğu başlatır. O yüzden, gurbeti sadece bir ayrılık değil, Allah’a daha da yakınlaşmanın bir fırsatı olarak görmek gerekir.
Gurbet biter, çileler son bulur, hepsi geçer. Yeter ki sonunda Allah ile vuslat olsun!
Hayırlı Ramazanlar,
Enflasyonla Mücadelede Etkin Çözümler: Piyasa Dinamikleri, Tüketici Hakları ve Rekabetin Güçlendirilmesi
Enflasyon, bir ülkenin ekonomisinde mal ve hizmet fiyatlarının genel seviyesindeki sürekli artış olarak tanımlanır ve tüketicilerin alım gücünü azaltarak, sosyal ve ekonomik dengesizliklere yol açar. Hükümetin bu durumu dengelemek amacıyla aldığı çeşitli ekonomi politikaları ve sıkı denetimler, fiyat artışlarını tamamen durduramasa da yavaşlatma yönünde belirli sonuçlar elde etmeye başlamıştır. Bununla birlikte, tarımsal ürünlerin tarladan sofraya gelene kadar fiyatlarının 4-5 kat artması, piyasadaki büyük oyuncuların fiyatlara yön vermesi ve tüketicilerin fiyat protestolarının etkisiz kalması gibi önemli sorunlar hala devam etmektedir. Bu yazımızda, enflasyonla mücadelede alınan önlemler, piyasadaki haksız kazancın önlenmesi ve adil rekabetin sağlanması için yapılması gerekenler ele alınacaktır.
1. Enflasyonla Mücadelede Alınan Önlemler ve Etkileri
Enflasyonun düşürülmesi ve kontrol altına alınması için uygulanan sıkı para politikaları ve denetim mekanizmaları, kısa vadede olumlu etkiler göstermiştir. Faiz artışları ve para arzının kısılması gibi tedbirler, talep yönlü enflasyonun azalmasına katkı sağlamıştır. Ancak bu önlemler, fiyat artışlarını durdurmak için tek başına yeterli değildir. Enflasyon, sadece talep tarafından değil, arz yönünden gelen maliyet artışlarıyla da tetiklenmektedir. Özellikle üretim maliyetlerinin kontrol altına alınması, piyasada istikrarın sağlanması açısından kritik öneme sahiptir. Bu nedenle, enflasyonla mücadele, hem maliyet hem de talep yönlü baskıların hafifletilmesiyle bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır.
2. Tarladan Raflara Kadar Fiyat Artışı
Tarım ürünlerinin fiyatlarının tarladan raflara gelene kadar 4-5 kat artması, tüketicilerin en fazla rahatsızlık duyduğu konulardan biridir. Bunun temel nedenleri arasında aracılık ve lojistik maliyetleri, tedarik zincirindeki verimsizlikler ve rekabet eksikliği yer almaktadır. Tarımsal üretimden perakende satışa kadar olan süreçte, ürünlerin fiyatlarının şeffaf bir şekilde izlenmesi ve kontrol edilmesi büyük önem taşır. Örneğin, bir domatesin üreticiden tüketiciye ulaşana kadar hangi aşamalardan geçtiği ve her aşamanın fiyatlara nasıl yansıdığı tüketicilere açıklanmalıdır. Lojistik maliyetlerinin düşürülmesi, doğrudan satış modellerinin teşvik edilmesi ve soğuk zincir sistemlerinin iyileştirilmesi, bu sorunların çözümünde etkili olacaktır.
3. Büyük Oyuncular Arasındaki Rekabetin Azalması
Piyasalarda büyük oyuncuların (özellikle gıda sektöründe büyük market zincirlerinin) fiyatları belirleme gücüne sahip olmaları, rekabetin azalmasına ve fiyatların yüksek kalmasına neden olmuştur. Oligopol yapısındaki bu piyasalarda, birkaç büyük firmanın aralarında fiyat anlaşması yaparak piyasayı yönlendirme ihtimali tüketiciler açısından ciddi bir sorundur. Bu durumun önüne geçilmesi için rekabetin teşvik edilmesi, piyasadaki küçük oyuncuların korunması ve büyük firmaların fiyat manipülasyonlarına karşı sıkı denetimlerin yapılması gerekmektedir. Rekabet Kurumu'nun bu süreçteki rolü kritik olup, piyasa dengeleyici müdahalelerde bulunması sağlanmalıdır.
4. Fiyat Protestoları ve Tüketici Bilinçlendirilmesi
Tüketicilerin, özellikle temel gıda maddeleri gibi hayati öneme sahip ürünlerde haksız fiyat artışlarına karşı protesto hakkı bulunmaktadır ki, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’da halkımıza fahiş fiyatlara karşı protesto çağrısı yaptı. Ancak bu protestoların etkili olabilmesi için tüketicilerin hangi fiyatın "haklı" olduğuna dair yeterli bilgiye sahip olmaları gerekir. Bu noktada, referans fiyat uygulamaları devreye sokulabilir. Temel ürünler için belirli bir maliyet yapısı üzerinden adil fiyatlar belirlenmeli ve bu fiyatların üzerinde satış yapan işletmeler tüketiciler tarafından protesto edilmelidir. Böylece dürüst esnaf korunurken, haksız fiyat artışı yapan işletmeler piyasada cezalandırılabilir. Ayrıca, tüketiciler için bilinçlendirme kampanyaları düzenlenerek, piyasa dinamikleri hakkında daha fazla bilgi edinmeleri sağlanabilir.
Özetlersek: Enflasyonla mücadelede bugüne kadar alınan önlemler belirli ölçüde başarılı olmuş olsa da, fiyat artışlarını kalıcı olarak kontrol altına almak için daha geniş kapsamlı reformlar gereklidir. Tüketici ve üretici arasındaki fiyat farklarının şeffaf bir şekilde izlenmesi, aracıların azaltılması ve lojistik sistemlerin iyileştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Aynı zamanda piyasadaki büyük oyuncuların tekelleşmesi engellenmeli ve rekabet teşvik edilmelidir.
Öneriler
Sonuç olarak, enflasyonla mücadele, sadece makroekonomik politikalarla değil, aynı zamanda tüketici davranışlarının yönlendirilmesi ve piyasa koşullarının iyileştirilmesiyle sürdürülebilir bir hale getirilebilir. Şeffaflık, rekabet ve bilinçlendirme bu mücadelenin temel unsurlarıdır.
Rivayetlerde vardır ki; Bir genç, Peygamber efendimize (sav), üç büyük günaha yakalandığını bildirdi. Bunlardan biri yalandı. Peygamber efendimiz, (Yalanı benim için terk et!) buyurdu. Genç, peki diyerek gitti. Bir günahı işleyeceği zaman, (Eğer bu günahı yaparsam, Resulullah sorduğunda, evet dersem suçum meydana çıkar. Hayır dersem, yalan söylemiş verdiğim sözü tutmamış olurum) diye düşündü. Diğer iki günahı da bıraktı.
Başka bir hadisi şerifte Efendimiz (sav) ‘’Kişiye, yalan olarak, her duyduğunu anlatması yeter’’ buyuruyor.
Hayatta birçok şey iç içedir ve birbiri ile bağlantılıdır. Biri diğerini doğurur. O yola bir girdin mi çıkışı zordur, çünkü çıkmak için önce itiraf ve tövbe etmek gerekir. Bu da kolay bir iş değildir, nefse çok ağır gelir.
Sui Zan, gıybet ve yalan. Hepsi birer büyük manevi hastalık. Bazen şaka olsun diye, bazen farkında olmadan ve bazen de kişiye zarar vermek düşüncesiyle işliyoruz bu günahları. Sui zan; bir gelişme bir iş karşısında sebebini sorma, öğrenme ihtiyacı duymadan kendimizce (kötü) senaryo yazmaktır. Mesela, komşumuz yeni bir araba alsa ve biz hemen bunun helal olmayan bir kazançla alındığını yoksa kendisinin asla böyle bir araba alamayacağını düşünsek Sui Zan, başka birisine söylersek gıybet ve doğru değilse iftira etmiş oluruz. Yani söylenen söz, doğru olsa gıybet olur yalansa hem gıybet hem iftira olur.
Halbuki insan, Hüsnü Zan’na memurdur. Yani olaylar karşısında iyi düşünmeli ve iyi yorumlar yapmalıdır. Elinde bir delil, teyid edilmiş kesin bir bilgi olmadan olumsuz sözler söylememeli ve toplumun huzurunu bozacak düşünceleri yaymamalıdır. Yoksa yukarıdaki hadisin mazharı olma ihtimali çok yüksektir. Ayrıca elinde delil ve teyid edilmiş bir bilgi bile olsa onu dillerdirmeden önce en az iki şeyi düşünülmelidir:
Yanlış anlaşılmasın bir hata varsa görmezden gelinmeli demiyorum ama usulünce ve kişiler arasında yumuşaklıkla çözülmelidir diyorum. Özellikle dar dairede (aile içi, akrabalar arası, arkadaşlar/dostlar arası). Çünkü sui zan gıybeti doğuruyor, gıybet ise yalanı. Ve sonu hüsran oluyor. Kalpler kırılıyor, yılların dostlukları bozuluyor, birliktelikler parçalanıyor ve bu işten herkes zarar ediyor..
Hüsnü Zan’nın sadece sağlıklı ilişkilerin değil aynı zamanda kişisel mutluluğun da sebebi olduğunu hatırlayalım. Çünkü; güzel gören, güzel düşünür ve güzel düşünen hayatınan lezzet alır. Dünyanın tadının iyice kaçtığı şu zamanda bir de biz kendi elimizde tadımızı kaçırmayalım. Kalın sağlıcakla..
Üç hafta önce genç bir tanıdığım aniden vefat etti (Allah rahmet eylesin). Kendisiyle şahsi samimiyetimiz vardı ama ailece yakından tanışmıyorduk. Özel hayatına dair sadece eşinden ayrıldığını ve yalnız yaşadığını biliyordum.
Cenazesine katılan bir arkadaşımız, kızının mezarı üstünde yırtılırcasına “babam” “babam” diye feryat ederek ağladığını anlattı.
Bunu neden paylaşıyorum? Çünkü kızı son iki senedir babasıyla konuşmuyormuş, telefonlarına bile cevap vermiyormuş. Çünkü annesi ve babası arasındaki anlaşmazlıklarda annesinin tarafını tutmuş ve bu sebepten babasına küsmüş ve konuşmuyormuş… Sonuç: feryadına bakılırsa tarifsiz bir pişmanlık…
Peki, buna sebep ne? Belki de annesi, belki diyorum çünkü gerçekten öyle olup olmadığını bilmiyorum, o sebepten vebale girmekten korkuyorum. Ama buradan çıkaracağımız önemli bir ders olduğuna inanıyorum.
Aile içerisinde (mesela anne baba arasında) bir anlaşmazlık olduğu zaman, anlaşmazlığa düşen kişiler bunu kendi aralarında tutmalıdır ve kesinlikle çocuklar bu olaya menfi manada karıştırılmamalıdır. “Benim tarafımda olsunlar” hatasına kesinlikle düşülmemelidir. Çünkü karı-koca hukuku ile anne-baba ve evlat hukuku tamamen farklıdır. Getirdiği hak ve sorumluluklar çok farklıdır. İcabında karı koca birbirine kızıp sitem edebilir, küsebilir ama Allah; evlada ebeveynine “üff” bile deme hakkini vermemiş. Evlat bir tarafı tuttuğu zaman diğer tarafın hukukunu çok incitebilir ve bunun sonucu da tarifsiz bir pişmanlık ve hüsran olabilir.
Bence eşiyle olan anlaşmazlığında evlatlarını kendi yanına çekmek isteyen ve bu sebepten evlatlarına annelerinin/babalarının ne kadar kötü biri olduğunu aşılamaya çalışan eş şöyle düşünmelidir. “Şimdi ölüm gelse ne olacak? Eğer ben ondan önce ölürsem ne olacak?”
Annesine ya da babasına hürmetsizlik eden bir evlat helak olur, hele ki beddua da almışsa… Peki evlatlarından hürmet yerine düşmanlık gören bir anne ya da baba evlatlarına hayır dua eder mi?..
Bunu genişletebiliriz… Anne ile baba arasındaki anlaşmazlığa, kardeşler arası anlaşmazlıkları, akrabalar arası anlaşmazlıkları, hatta arkadaşlar arası anlaşmazlıkları bile ekleyebiliriz. Anlaşmazlığa direkt taraf olmayan kimselere yapıcı ve barıştırıcı olmak düşer.
İnsan ilişkilerinde yol gösterici olarak İmam-i Şafi’nin (rahmetullahi aleyh) talebesi Yunusa vermiş olduğu aşağıdaki öğütler ne kadar güzel ve yol gösterici…
* Ey Yunus! Bizi birleştiren yüzlerce mesele dururken bir mesele mi bizi ayıracak?
* Ey Yunus! Yaptığın ve üzerinden geçtiğin köprüleri yıkma, bir gün o köprüden geri dönmen gerekebilir.
* Ey Yunus! Hatadan nefret et ama hataya düşenden nefret etme.
* Ey Yunus! Bütün kalbinle günaha öfkelen ama günahkâra acı, ona merhamet göster.
* Ey Yunus! Sözü eleştir ama sözü söyleyene saygı göster.
* Ey Yunus! Görevimiz hastalığı tedavi etmektir, hastayı yok etmek değil.
Allah kimseyi pişmanlık ateşiyle yakmasın.
Bu yazımızda “Gurbet”i işleyeceğiz. Gurbeti iki ayrı bakış açısıyla işleyeceğiz.
Birinci Bakış Açısı:
Gurbet denilince hemen akla “uzakta olmak” gelir. Uzaklık denilince de ilk akla gelen, fiziki olarak birbirinden ayrı mekânlarda bulunmaktır.
Eskiden büyüklerimiz çalışmak için memleketlerini terk ederlerdi. Ya İstanbul’a ya Avrupa’ya ya da başka bir yere gidip uzun seneler dönemezlerdi. Sevdikleri burnunda tüterdi ama ayda bir gelen mektuptan başka iletişim araçları yoktu. Gelen mektuptan aldıkları bir kara haberle yıkılırlar, ama üzülmekten başka bir şey ellerinden gelmezdi. Döndüklerinde ise giderken geride bıraktıkları birçok kimsenin artık olmadığını ve kendileri göremeden büyüyüp kocaman olan çocuklarının hallerine şaşarlardı ve içlerinde hep bir şeylerin acısı olurdu.
Sonra telefonlar çıktı; uzaktan duyulan sesler bu hasreti biraz dindirdi… Derken internet ve akıllı telefonlar… Şimdi istediğiniz kişiyle artık canlı olarak sohbet edebiliyorsunuz, dünyanın her yerinden… Sesini duyuyorsunuz, halini görüyorsunuz…
Peki gurbet yok mu artık?..
Hayır, gurbet var, hem de hiç olmadığı kadar… Sadece tanımı değişti ve gerçek gurbetin ne olduğu ortaya çıktı. Mekân farkı değil, ayrılık acısı imiş meğer gurbet… Uzaklık perdesi altında içimizi yakan ayrılıkmış meğer…
Bence gurbeti “dokunamamak, hissedememek” diye tarif etmeliler… Uzaktaki bir sevdiğinizin sesini duyabilirsiniz, hatta kameradan canlı olarak sohbet de edebilirsiniz, ama eğer ona dokunamıyorsanız, başınıza bir şey gelse arkamdadır diye hissedemiyorsanız gurbettesiniz. Hatta yanında oturup yüzüne baktığınız halde ona dokunamıyorsanız, içinizdeki gurbete hapis değil misiniz? Yani asıl gurbet mekânda değil gönülde imiş…
İkinci Bakış Açısı:
Peki gurbet sadece insanlarla mı olur? Günde beş kere ezan okunduğu halde namaz kılmıyorsa bir Müslüman, namazın gurbetinde değil midir?
Yakınında olduğu halde camiye gitmeyen bir Müslüman, caminin ve cemaatin gurbetinde değil midir?
Ramazan tüm atmosferiyle bizi sarmışken oruç tutmuyorsa bir insan bu havadan teneffüs edemiyorsa Orucun derin gurbetinde değil midir?
Rabbimiz her vesileyle bizi sevdiğini rahmetiyle bize gösterirken; ona ibadet etmeyenler kulluğun gurbetinde değil midir?
Maalesef, gafletimizden nefsin ve şeytanın bizi uyutmasından içimizdeki bu gurbetlerin farkında bile olamıyoruz…
Ve Son Söz…
Mekânsal gurbetler istenmez ama başa gelince mecbur çekilir. Ama şu bir gerçek ki hangi dilden, dinden, ırktan olursa olsun gurbetteki bütün insanların ortak bir isteği vardır; o da VUSLAT’tır.
Rabbim bize içinde olduğumuz ve içimizde olan gurbetlerin vuslatını nasip etsin, Amin…
Kınalı Ali’nin hikâyesini duymayan yoktur. Çanakkale savaşı sırasında Tokatlı Kınalı Ali, askerleri denetleyen üsteğmen Faruk’un dikkatini çeker ve kendisine saçının ortasına neden kına yaktığını sorar ama Ali bunun sebebini bilmez. Annesine mektup yazar Ali ve sebebini sorar. Annesi mektubunda; oğlum bizde 3 şeye kına yakarlar: 1- gelinlik kıza, gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye. 2- Kurbanlık koça, Allah’a kurban olsun diye 3- askere giden yiğitlerimize, vatana kurban olsun diye cevap verir.
İşte işin puf noktası burası!.. Vatana kurban olsun diye insan yetiştirmek…
Dinî, ideolojik, kültürel ya da sportif amaçlarla bir araya gelen topluluklar (cemaatler) eğer nihai noktada kendilerine ülkeye hizmet edinmeyi hedef seçmişlerse ve üyelerine vatan, millet ve devlet sevgisini ve bağlılığını aşılıyorlarsa o zaman devletin gücüne güç katarlar ve topluma faydalı olurlar. Ancak eğer şahsi ya da ait oldukları topluluğun menfaatlerine hizmet etsinler diye fertleri yetiştiriyorlarsa o zaman devlet için de, millet için de ciddi potansiyel tehlike oluştururlar ki zaten yakın geçmişimizde bunun çok ciddi örneklerine şahit olduk…
Hedefinize devletin bekası ve vatanın bölünmez bütünlüğü yerine şahsi ya da grupsal çıkarları koyarsanız o zaman toplumu kutuplaştırışınız. Çünkü o zaman vatan bölüşülecek bir pasta haline gelir ve herkes pastadan en büyük payı alabilmek için çabalar. Kendinden olanı korur kollar ve kendisinden olmayanı ezmeye çalışır. İşi ehline değil kendinden olana verir. Adalet mekanizması rakipleri ezmek için resmi bir vasıtaya dönüşür.
Devlet dediğimiz şey milletin şahs-i manevisidir. Milletin amellerinin vücut bulmuş halidir. Gücünü vatandaşlarından alan soyutsal bir kavramdır ve bu gücü seçilmiş ya da atanmış vatandaşları aracılığıyla kullanır.
Güç ve yetkileri elinde tutanlar vatanın selameti, devletin bekası ve milletin bütünlüğü için çalışmak yerine bağlı oldukları gruba menfaat devşirmeye kalkışırlarsa iste o zaman kaos baslar.. Ne devlete itaat kalır ne adalete güven… Tam tersi pastadan pay kapmak için iştahlar kabarır.
Bir devletin başarı ya da başarısızlığını sadece idareyi elinde bulunduran hükûmetlere veremeyiz. Şüphesiz eldeki imkânları iyi kullanıp kullanmama noktasında onların da etkisi büyüktür. Ancak sadece onlar sorumlu olamazlar. Millet olarak ben yerine biz (millet) diyemezsek hangi hükûmet gelirse gelsin bizi kaostan kurtaramaz. Bu sebeple tüm sivil toplum kuruluşlarına ve cemaatlere hayatî vazifeler düşüyor. Hepsinin kendine has meşrebi ve mesleği olabilir ancak her şeyden önce 784 bin kilometrekare üzerinde yasayan 80 milyona yakın insanın ortak değerlerleri olan “tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak” ülkülerini tüm üyelerine iyice öğretmeleri gerekmektedir. Zaten bu değerleri kabul etmeyen bir topluluk zararlıdır ve ona izin verilmemelidir.
Web sitesi trafiğini analiz etmek ve web sitesi deneyiminizi optimize etmek amacıyla çerezler kullanıyoruz. Çerez kullanımımızı kabul ettiğinizde, verileriniz tüm diğer kullanıcı verileriyle birlikte derlenir.